Subscribe:Posts Comments

You Are Here: Home » Dil Eğitimi, Dışişleri, Eğitim, Makaleler, Milli Eğitim Bakanlığı, Politika, Sistem Mühendisliği, Üniversiteler, Yükseköğretim » Türkçeyle uluslararasılaşma mümkün mü?

Share in top social networks!

Türkçeyle uluslararasılaşma mümkün mü?

Uluslararasılaşmanın sadece yabancı dille sınırlı olmadığını ve Türkçeyle de mümkün ve hatta gerekli olduğunu düşünmekteyiz.

Haber orijinali: Türkçeyle uluslararasılaşma mümkün mü?

Yükseköğretimdeki rekabetin ülkelerin sınırlarını aşarak küresel bir boyut kazandığını görmekteyiz. Yaklaşık 3 milyona ulaşan ve önümüzdeki birkaç yıl içinde 5 milyon rakamını aşacağı tahmin edilen dünya yabancı öğrenci nüfusu üniversitelerin uluslararasılaşmasının belirlenmesinde önemli bir ölçüt olarak kabul edilmektedir.

Yükseköğretimin ihracından bahsedildiğinde üç ayrı gruptan söz etmek mümkün. Birinci grupta yer alan ABD, İngiltere ve Avustralya gibi ülkelerin eğitim ihracındaki başarıları “Eğitim nasıl ihraç edilir?” başlıklı yazıda belli ölçüde tahlil edilmişti.

İlk gruptaki ülkelerde yer alan çeşitli üniversitelerin hem yabancı öğrenci hem de akademik personel sayılarında %50’lere varan yüksek oranlara rastlanmakta.

Örneğin, eğitim ihraç eden ülkelerden üçüncü grupta yer alan Singapur’un toplam olarak yükseköğretimde kayıtlı öğrencisinin neredeyse %50’si yabancı öğrencilerden oluşmakta.

Aynı grupta yer almakta olup bazı üniversitelerinde rakamın %30’lara eriştiği, ülke genelinde ise %10’ları bulduğu Malezya’nın yaklaşık 100 bin gibi bir yabancı öğrenci toplamına ulaştığı görülmekte. Nüfus olarak Türkiye’nin üçte biri olan bu ülkenin neredeyse 5 katı öğrenciye sahip olması anlamlı.

İncelendiğinde bu gruplardan herhangi birisinde yer almayan Türkiye’de yabancı öğrenci oranı % 1’lerin altında. Bu oran, yabancı öğrencilerin çoğunluğunun Türki cumhuriyetlerden ve başka ülkelerde vatandaşlık alan Türk asıllı çocuklardan oluştuğu göz önüne alındığında çok daha aşağılara düşmektedir.

Bir ülkenin çok sayıda yabancı öğrenciyi çekebilmesinin sayısız yararları bulunmaktadır. Her şeyden önce yabancılar, ödedikleri ücretlerin genelde yerli öğrencilere göre daha fazla olması nedeniyle üniversitenin en önemli sorunu olan finansman meselesine olumlu katkı sağlanmaktadırlar.

Örneğin, ABD’de uluslararası öğrencilerin 2008/2009 öğretim yılında ülke ekonomisine olan katkısı yaklaşık 18 milyar ABD doları düzeyinde olmuştur. Kültürel diploması dediğimiz gönüllülük esasına dayalı olarak yabancı öğrencilerin adeta bir lobi gibi hareket etmesi sadece maddi katkı ile izah edilemeyecek bir durumdur.

Mezun öğrencilerin eğitimi sırasında kurduğu bağlantılar nedeniyle sonradan uluslararası iş ve ticaret gibi faaliyetler için önemli bir zemin kendiliğinden oluşmaktadır.

Yetişmiş beyin göçü açısından değerlendirildiğinde ABD başta olmak üzere gelişmiş ülkelerdeki yabancı öğrenci potansiyelinin kalkınmadaki rolü çok önemlidir.

Bunlar gibi pek çok neden yüzünden dünya genelinde ülkeler yükseköğretimlerini yurt dışına açmaya çalışmaktadırlar. Ülkemizde de konunun iyice önem kazandığı, eskiden fazlaca üzerinde durulmayan uluslararası eğitim fuarlarına yoğun katılım gibi olaylarda rahatlıkla görülmektedir.

Yurtdışı kaynaklı bazı çalışmalarda 2050 yılında bile ilk onda gösterilmeyen ülkemizin 2020’li yıllarda ilk onda yer alması yönünde arzu ve çalışmalar malum. Böyle bir ülkenin yükseköğretiminin hiç şüphesiz uluslararasılık konusunda diğerleriyle karşılaştırıldığında belli başarıyı yakalaması gerektiği açıktır.

500 bin yabancı öğrencinin hedeflenmesi gerektiğini ifade eden yazıda belirtildiği üzere yükseköğretimdeki mevcut durumun bundan çok uzak olduğu son 20 senedir 20 bin düzeyinde seyreden yabancı öğrenci sayısından gözlemlenebilir.

YÖK’ün yabancı dilin iyi öğretilebilmesi ve uluslararasılaşma gibi nedenlerle yeni açılacak programlarda %100 İngilizce eğitime sıcak baktığı bilinmekte. Fakat İngilizce eğitimin bahsedilen hususlar açısından ne derece yararlı olduğu konusu tartışmalıdır.

Konuya uluslararasılaşma açısından bakıldığında açılan bol miktarda İngilizce programın yabancı öğrencilerin artmasına şimdiye kadar fazlaca katkı sağlamadığı, İngilizce olarak eğitim yapan üniversitelerdeki yabancı öğrenci oranının diğerlerine göre pek farklı olmamasından rahatlıkla görülebilir.

Halbuki ülkemizin komşuları başta olmak üzere çok sayıdaki ülkeyle uzun dönem ilişkileri ve ortak tarihsel ve kültürel bağları nedeniyle rakamların çok daha yüksek olması gerekiyordu.

Bazı üniversiteler uluslararasılaşmayı kısa yoldan sağlama ve yabancı öğrencileri çekebilme adına yeni programları yabancı dilde özellikle de İngilizce olarak açmaktalar.

İyi tasarlanan örneğin uluslararası üniversite gibi modellerle yabancı dilde eğitimin uluslararasılaşmaya olan katkısını göz ardı etmeden olaya farklı bir açıdan bakmaya çalışalım ve “Türkçeyle uluslararasılaşma mümkün mü?” sorusuna cevap arayalım.

Öncelikle eğitimi İngilizce olarak veren üniversitelere bakınız. Acaba %100 İngilizce olan programlarda okuyan öğrencilerin yüzde kaçı yabancılardan oluşmaktadır?

Burada ikinci grup dediğimiz uluslararasılaşma konusunda göreceli olarak başarının yakalanabildiği ülkeleri incelemekte yarar var. Almanya, Fransa ve Japonya gibi ülkeler eğitimi kendi dillerinde yapmasına rağmen belli orandaki başarıyı nasıl yakalamışlardır?

Bunlardan Almanya 200 bine yakın yabancı öğrencisiyle %14 gibi bir orana sahip.

Japonya’dan özellikle bahsetmek gerekiyor. Japonlar 1983’te yıllık 10 bin civarında yabancı öğrenciye sahipken 2000 yılına kadar 100 bin öğrenciyi geçmek için bir stratejik plan yaptılar. Bu hedefi geçerek 2010 yılında 120 binden fazla yabancı öğrenciye sahip olan Japonların yeni bir planla 2020 yılında 300 binöğrenciyi hedefledikleri bilinmekte.

Örnekteki her iki ülkenin kendi ana dillerinden fazla taviz vermemelerine rağmen bu şekildeki oranları yakalamaları uluslararasılaşmanın sadece İngilizce’yle sağlanmayacağının delili. Burada şüphesiz vizyonun önemi büyük.

Bu nedenle ülkemizde benzer hatta daha yüksek başarıların yakalanması (örneğin 500 bin yabancı öğrenci) isteniyorsa durumun çok farklı yönleriyle ve olayın  ve dış dinamiklerini de kapsayacak şekilde sistem mühendisliği yaklaşımıyla ele alınması gerekmekte.

Uluslararasılaşmanın sadece yabancı dille sınırlı olmadığını ve Türkçeyle de mümkün ve hatta gerekli olduğunu düşünmekteyiz. Bu kanaate nasıl varıldığı konusunda burada bazı ipuçları verilmeye çalışılmaktadır.

Son zamanlarda gerek iş dünyasıyla ve sivil toplum örgütleriyle yurtdışındaki Türklere ait çeşitli yatırımların içinde eğitim önemli yer tutmakta. İlkokuldan liseye kadar dünyanın pek çok yerinde yayılmış Türk okullarının yanına çeşitli üniversiteler de eklenmiş durumda.

Buralarda yetişen yabancı öğrenciler arasında Türkçenin ne derecede kullanılabildiği yüzlerce ülkeden binlerce öğrencinin katıldığı Türkçe olimpiyatları gibi etkinliklerde görülmektedir.

Malezya’dayken üniversiteye Türkiye’den bir grup gelmişti. Uzak doğuda çok kişinin adını bile bilmediği ülkelerde bu cemaat mensuplarınca Kuran kurslarının açıldığını duyduğumda epey şaşırmıştım. Benzer grupların Balkanlar, Avrupa, ABD ve Afrika gibi değişik coğrafi bölgelerde kurdukları vakıf, dernek gibi kurumlarla çeşitli şekillerde hizmet etmeye çalıştığı bir vakıa.

Öte yandan 1992 yılında kurulan TİKA (Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi) ile geç de olsa (2007 yılında) faaliyet göstermeye başlayan Yunus Emre Vakfı gibi devlet kurumlarına önemli görevler düşmektedir.

Bunlar içinde özellikle Yunus Emre Vakfından ve kuruluş gayeleriyle gerçekleştirmeye başladığı hizmetlerinden kaç kişi haberdar bilemiyoruz.

Ancak amaç ve kısa sürede gerçekleştirdiği hizmetlere bakıldığında bu kurumun, etkin ve verimli çalıştırılabildiği takdirde İngiltere’nin British Council’i, Almanya’nın Goethe Enstitüsü, ve Fransa’nın Alliance Française’ininkinden çok daha fazla etkiye sahip olmaya namzet bir kurum sıfatıyla önümüzdeki yıllarda adından çokça bahsettireceğine inanıyorum.

Zira bu yabancı kurumların faaliyette bulunduğu ülkelerin çoğundaki ortak tarihi geçmiş ve bağlarının niteliğiyle ülkemizin bu ülkelerle arasındaki bağlar arasında bizim lehimize dağlar kadar fark bulunmakta.

İngilizlerin kendi dillerini ve kültürlerini yaymak için kurdukları British Council’ın İngilizcenin yayılmasında ve ülkelerini eğitim ihraç eden ülkeler liginde ilk sıralara taşımasında rolünü kimse inkar edemez.

ÖSYM’nin içinde bulunduğu paradigmal sorunlar nedeniyle yerel seviyede bile henüz güvenilirliği tesis edememesine karşın yüzlerce ülkede sundukları İngilizce eğitim faaliyetleri, IELTS gibi sınavlar, IGCSE adı altında “O Level” ve “A Level“ gibi tüm dünya çapında pazarlanan İngiliz Eğitim sisteminde British Council’ın payı çok büyüktür.

İngiltere, British Council gibi bir kurum sayesinde dünyaya lise seviyesindeki müfredatlarını sunabilmekte ve yükseköğretim de dahil olmak üzere her kademede eğitimlerini satabilmektedirler. Tevhid-i Tedrisat gibi bir kanunun bulunduğu ülkemizde bile bir şekilde MEB’in sistemini es geçerek ‘A Level’ müfredatına göre eğitim veren okullar bulunmakta.

Yunus Emre Vakfı’nın faaliyetlerine baktığımızda British Council benzeri yapılanmanın Yunus Emre Enstitüsüne bağlı Yunus Emre Türk Kültür Merkezleriyle sürdürülmeye çalışıldığını görüyoruz.

Yunus Emre Türk Kültür Merkezinin ilkinin açılışının anlamlı şekilde Saraybosna’da yapılması sonrası faaliyetlerine katkıda bulunmaya çalışmıştık. Hemen akabinde Arnavutluk Tiran’da yapılan açılışa katıldığımız sırada bu merkezlerin yurtdışında taşıdığı potansiyeli bir kez daha görme imkanı hasıl oldu.

Uluslararasılaşmanın Türkçe ayağıyla sürdürülmesinde üniversite yöneticilerimiz, Yunus Emre Enstitüsü ve bu kurumun örnek aldığı Biritish Council, Goethe Enstitüsü başta olmak üzere yukarıda sayılan diğer kurumların uluslararasılaşmayı sağlamadaki rollerini iyi anlamak zorundalar.

Öte yandan, Yunus Emre Türk Kültür Merkezlerindeki karar vericiler ve tüm çalışanlara, Türk Dil ve Kültürünün yayılmasındaki rollerinin yalnızca Türkçe dilini öğretmeye ve yetkinliklerini sınamaya yönelik olmadığını, ebru, hat, tezhip gibi konuların da ötesinde, ilkokuldan yükseköğretime Türkiye’nin eğitim sisteminin yurt dışına etkin ve verimli şekilde açılması açısından üzerlerine düşen ağır görev ve sorumluluğun da farkında olmaları gerektiğini söylemeye gerek var mıdır?

Sonuç olarak Türkiye’nin İngilizce programa sahip üniversitelerle yurtdışına açılmasının bugüne kadar fazla başarılı olduğu söylenemez. En önemli nedeni de bu konuda vizyonun eksik olması ve YÖK tarafından gerekli yeni bir stratejinin oluşturulamaması sayılabilir.

Tüm olumlu gayretlere karşın YÖK’ün elindeki stratejik nitelikteki tek belgenin eski dönemde ve eski anlayışla hazırlanmış olduğunu unutmamak gerekir. Bu belge içindeki vizyon kısmında öne çıkan eğitimde fırsat eşitliğinin de meslek liselerine uygulanan adaletten uzak katsayısı uygulaması ve başörtüsü yasağının haklılığını savunmaya çalışan tartışmalar arasında kaybolduğu gözlemlenmekte.

Yeni YÖK yönetimince halledilmesi gereken meseleler listesinde yer alan ve başarının göstergesi olan bu hususların kısıtlı da olsa çözüme kavuşmasıyla eski dönemden geriye fazlaca bir vizyon da kalmamakta.

En önemli üç paydaş olarak gördüğüm MEB, YÖK ve Yunus Emre Enstitüsü gibi kurumların bir araya gelerek diğer paydaşları da kapsayacak şekilde yükseköğretimdeki uluslararasılaşma eğilimleri ve Türkiye’nin gelişen rolüne uygun olarak yeni bir vizyon oluşturmaları ve bu çerçevede stratejik planlama gerçekleştirmeleri gerekmektedir. Unutmamak gerekir ki vizyon değiştiği anda stratejilerin yenilenmesi kaçınılmazdır.

Ülkemiz öğrencilerinin kendi dil ve kültürünü dışlamayan ve alanlarındaki yetkinlikleri en iyi şekilde elde etmesine engel teşkil etmeyen belli kısmı İngilizce eğitime fazlaca itirazımız yok. Bugün etkin ve verimli şekilde kullanılamasa da iyi bir stratejik planlamayla bunun yabancı öğrencinin getirilmesine katkıları olacağı aşikar.

Ancak uluslararasılaşmanın daha çok Türkçe yoluyla gerçekleştirilmesinin ülkemizin geleceği açısından çok daha uygun olması nedeniyle tüm yöntemlerden çok daha fazla önemsenmesi gerekiyor.

Not:

1. Konunun genişliği itibariyle bu yazıda uluslararasılaşmanın önemli göstergelerinden birisi olan yabancı öğrenci sayısı ele alınmış olup, yabancı akademisyen sayısı, uluslararası etkinlikler ve bilimsel araştırma gibi alanlara ilişkin değerlendirmeler başka yazılara bırakılmıştır.

2. Daha önceki “Yabancı dil özürlü müyüz?” başlıklı yazımızda “Malezya’dan gelen ekip bir hafta İstanbul’da kalacak. Giderlerken öğrenmiş oldukları Türkçenin benim Malezya’daki iki senelik ikametim sırasında öğrendiğim Malaycamdan çok daha fazla olacağından eminim. Aksi çıkarsa modelimizi değiştirme durumu hasıl olacak.” demiştik. Kendilerinin çok güzel anılarla ülkemizden ayrıldıklarını gözlemledik. Öğrendikleri Türkçe miktarıyla yabancı dil öğrenme modelimizi bir anlamda doğruladılar. Hatta birisi 5 kelimelik deyişleri ezberleyecek kadar ileri gitmişti.

 

 

Share this:
Share this page via Email Share this page via Stumble Upon Share this page via Digg this Share this page via Facebook Share this page via Twitter

Share in top social networks!

Leave a Reply

*

Muhtevasını değiştirmemek şartıyla yazılardan istifade edebilirsiniz.
© 2011 Prof. DR. B. Gültekin ÇETİNER · Subscribe:PostsComments · Designed by Theme Junkie · Powered by WordPress

Faiz Lobisi