Subscribe:Posts Comments

You Are Here: Home » Makaleler, Yükseköğretim » 2023 için yükseköğretim vizyonu

Share in top social networks!

2023 için yükseköğretim vizyonu

Türkiye’nin bölgesinde ve dünyada yükseköğretim ihraç eden bir ülke konumuna gelmesi için örnek model kurumlara ihtiyaç bulunmaktadır.

Ülkemizin 2023 vizyonu çerçevesinde bölgesindeki ve dünyadaki rolüne uygun olarak yükseköğretim alanında değişen gelişen ihtiyaçlarını mevcut haliyle karşılayabilmesi pek mümkün gözükmemektedir.

Son YGS’de yaşanan sıkıntılar buz dağının görünen kısmı olup sorunlar yükseköğretim sisteminin bütüncül şekilde ele alınmasıyla çözülebilir.

Türkiye’nin yükseköğretimde acilen reforma giderek 12 Eylül ürünü olarak ortaya çıkan ve yükseköğretim kanununda ifadesini bulan yaklaşımı terk etmesi gerekmektedir. Yaklaşımın sonucu 17 üniversiteyi tepeden inmeci yapıyla yönetmeye odaklı kurulan fakat bugün neredeyse 170 üniversiteyi yönetme durumundaki YÖK başta olmak üzere, ÖSYM hatta MEB gibi kurumların bütün olarak ele alınması ve yeni bir anlayışla tekrar yapılandırılması uygun olacaktır.

Bu yazıda, küreselleşen yükseköğretimde hızla artan uluslararası hareketlilik eğilimlerini, ülkemizin ortaya çıkan konumuyla bağlantılı iç ve dış dinamikleri hesaba katarak kurgulanacak yeni vizyona katkısı olacağına inanılan kişisel düşünceler aktarılmaktadır.

Demografik üstünlüklerimizden kabul edilen genç nüfus Avrupa’daki diğer ülkelere benzer şekilde gittikçe yaşlanmaya başlayacaktır. Bugün fırsat olan durum eğer genç nesiller iyi eğitilemezse ileride daha fazla sorun olarak karşımıza çıkacaktır. Bu yüzden yükseköğretimde arz sorununu kısa sürede ortadan kaldıracak tedbirlerin alınması gerekmektedir.

Pek çok gelişmiş ülkede yükseköğretime erişim neredeyse %90’ları bulmaktadır. Bu nedenle “Diplomalı işsiz yetiştirmeyelim” savı pek geçerli değildir. Zira gereği gibi verilen yükseköğretim kişi üzerinde bir formasyon oluşturmaktadır. İşe girme, alınan eğitimin yararlarından sadece birisi olabilir.

Ayrıca yukarıdaki ifade iş bulmaya odaklı bir eğitim sistemini yansıtmaktadır. Ancak, üniversitelerimizde girişimcilik, yönetimsel yetenekler başta olmak üzere belli başlı kabiliyetleri geliştirmeye daha fazla odaklanarak iş bulmaya değil istihdam üretmeye eğilimli insan yetiştirebilmek için müfredatlar yeniden yapılandırılabilir.

Yükseköğretime erişimin arttırılması amacıyla arz sorununu ortadan kaldırabilmek için sadece vakıf üniversiteleri değil özel üniversiteler de kurabilmenin ve yabancıların Türkiye’de üniversite açabilmelerinin önündeki engeller de kaldırılmalıdır.

Ülkemizde dershanelere ve üniversite hazırlıklarına harcanan toplam miktarla her yıl neredeyse 50 üniversitenin finanse edilebileceği düşünülürse konunun önemi anlaşılabilir.

Şu anda arz yeterli olmadığından belli üniversiteler dışında kaliteye odaklanabilmek nispeten güçtür. Arz sorununu ortadan kaldırdıktan ve üniversiteler arası öğrenci transferlerini esnettikten sonra oluşacak serbest rekabet ortamıyla kaliteden bahsetmek daha fazla mümkün olacaktır.

Yükseköğretim ücretsiz olmalıdır.

Sağlıkta önemli oranda başarı sağlayan devlet aynı başarıyı Yükseköğretimde de sağlayabilir.

Yükseköğretime erişim yeterli hale geldiğinde ÖSYM’nin yereldeki kritik önemi kendiliğinden azalacaktır. ÖSYM böylece küresel düşünerek dünya çapında sınavlar düzenleyebilecek vizyon ve misyona odaklanabilir.

Mesleki ve teknik eğitime gereken önem verilmelidir. Katsayı uygulamasıyla ilgili şunlar söylenebilir. Uluslararası belli merkezlerin gerçekleştirdiği ve bizde lise denkliği için iki tanesinin yeterli kabul edildiği bazı sınavları almak için yurt dışında liseye devam etme zorunluluğu dahi bulunmamaktadır. Bu yüzden gençlerin erken yaşta almış olabileceği yanlış kararlardan dönülmesini engelleyen veya alanlar arası geçişleri sınırlayan katsayı gibi uygulamaların uygun olmadığı düşünülmektedir. Ayrıca eşit koşullarda yarışılan bir sınav sonrası farklı katsayıların uygulanması haksızlık olarak değerlendirilmektedir.

Hayat boyu eğitim kavramı çerçevesinde uzaktan eğitim gibi yeni paradigmalarla yükseköğretime erişim farklı yaş gruplarını kapsayacak şekilde yayılmalıdır.

Yükseköğretim kurumlarının bütçelenmesi şeffaf şekilde belli kriterler altında yapılmalıdır.

Yıllık bütçeler oluşturulurken eğitim yardımı şeklinde bir kalemden, bir önceki yılı başarıyla tamamlamış öğrenci sayısına bağlı olarak devlet, vakıf ve özel üniversite ayırımı yapmaksızın mali destek sağlanabilir. Devlet üniversiteleri dışındakilere eğitim yardımı yapılmasının gerekçesi de devletin üzerindeki eğitim yükünü hafifletmeleridir. Araştırma ve geliştirme fonksiyonlarıyla sosyal sorumluluk boyutu için de çeşitli tedbirler ve teşvikler düşünülebilir.

Üniversiteler arasındaki rekabet teşvik edilmeli ve üniversitelerarası yatay veya dikey geçişlerde kontenjan olayı üniversitelere bırakılmalı. YÖK sadece şeffaf kriterler belirleyerek gözlemci ve denetleyici olmalıdır.

YÖK, yeni alanların/bölümlerin açılması kapatılması, bunlar için kontenjanların belirlenmesi, dekanların tayini gibi pek çok yetkilerini üniversitelere bırakmalıdır.

Devlet üniversitelerinde rektör atamaları gelişmiş ülkeler ve yükseköğretim ihraç eden ülkelerdeki gibi gerçekleştirilebilir. Rektör seçiminde sadece akademisyenlere değil, yerel halk içinden iş hayatında, sosyal sorumluluk ve sanat gibi değişik alanlarda başarılı çeşitli kişi ve kurumların da söz sahibi olabileceği bir model geliştirilebilir.

ÖSYM sadece ölçme/değerlendirmeye odaklanarak yerleştirme üniversitelere bırakılabilir. Yapılacak yeni Yükseköğrenim Kanununda konu ayrıntıyla ele alınarak üniversitelerin yerleştirmeyle ilgili haksız ve adaletsiz uygulamalar yapmasını engelleyici tedbirler alınmalı ve denetim mekanizmaları geliştirilmelidir.

ÖSYM’nin ölçme ve değerlendirme faaliyetleri diğer Uluslararası Sınav merkezlerinin yürüttüğü tarzda küresel düşünülerek gerçekleştirilmelidir. Bu anlamda MEB gibi iç ve TİKA, Yunus Emre Kültür Vakfı gibi dış kurumlardan yararlanarak uluslararası alanda müfredat tedarikçisi konumuna gelmek için gerekli hazırlıkların yapılması gerekmektedir. Bu kuruluşlar etkin ve verimli çalıştırılırsa yabancı öğrenci çekmenin yalnızca İngilizce program açmayla sınırlı olmadığı görülebilir.

Sadece bazı konularla sınırlı kalma dışında ÖSYM çoktan seçmeli sınav sistemini terk ederek diğer Uluslararası sınav merkezlerindeki gibi açık-uçlu sınav yöntemlerini kullanmalıdır. Bunu yaparken MEB gibi kurumlarla birlikte geliştirilecek müfredat ile yurtdışına açılma sağlanabilir. Yukarıdaki diğer maddelerle birlikte düşünüldüğünde dershanelere olan ihtiyaçlar da önemli ölçüde ortadan kalkabilecektir. ÖSYM çoktan seçmeli sınav sistemini kaldırarak açık-uçlu soru sistemine geçtiğinde dershanelerdeki kaliteli eğitimcilerin yeni vizyon çerçevesinde değerlendirilmesi mümkündür. Bu tür sınav sisteminde cevapların değerlendirilmesi için ihtiyaç duyulan çok miktardaki eğitimci bu insanlardan karşılanabilir.

ÖSYM’nin yükseköğretime geçiş için gerçekleştirdiği tüm sınavlar öğrencilerin üniversitelerdeki kış, bahar ve yaz yarıyıllarında öğrenime katılmasına imkân tanıyacak şekilde yılda en az üç kez yapılabilir. Böylece öğrencinin sınav günü yaşadığı sorunlardan dolayı bir yılını kaybetmesi önlenebilir.

İçerisinde dinleme, yazma ve konuşma gibi bileşenler yer almadan, sadece çoktan seçmeli sınavla dil yeteneğini ölçmenin ne derece doğru olduğu tartışmalıdır. Türkiye’de eğitim sistemini şekillendiren çoğu kez çoktan seçmeliye dayanan ölçme sistemleridir. Yetkinlikler hem ÖSYM hem de MEB tarafından kolaylığından olsa gerek bu şekilde ölçülmeye çalışılmaktadır. On dört sene yabancı dil dersi aldıktan sonra insanların o dili asgari düzeyde dahi kullanamaması çoktan seçmeliye dayalı ölçme yöntemlerinin eğitimi yönlendirmesi olabilir mi?

Türkiye’nin bölgede ve dünyada gelişen rolüne uygun olarak yabancı öğrenci, akademisyen sayısıyla dünyada ilk sıralardaki ülkeler arasında yer alacak düzenlemeleri yapması gerekmektedir. Türkiye’nin yabancı öğrenci sayısı anlamında 500 bin gibi bir sayıyı hedefleyerek bunu sağlayıcı düzenlemeleri yapması ve iç/dış kurumları oluşturması geliştirmesi uygun olacaktır.

Eğitim, araştırma ve sosyal sorumluluk çerçevesinde üniversitelerin performansını şeffaf şekilde denetleyecek akreditasyon kurumları teşvik edilerek bunlar tarafından düzenlenen raporlar çerçevesinde üniversitelerin başarıları değerlendirilmeli ve bu değerlendirmeler ışığında fonlama yapılmalıdır. Bunların düzenli yayımlanmasıyla her anlamda rekabet sağlanabilir.

Yükseköğretim kanunumuz, eğitim ihraç eden birinci küme oyuncularınınkiyle karşılaştırıldığında yaklaşımdaki farklılıklar hemen görülebilir. Tepeden inmeci bir anlayış yerine paydaşlar açısından olayı değerlendiren kanunlar ön plana çıkmakta olup varsa yükseköğretim kurumları hakem, gözlemci, denetleyici ve sorun çözücü konumunda bulunmaktadır.

Tüm bunların ışığında Türkiye’nin bölgesinde ve dünyada yükseköğretim ihraç eden bir ülke konumuna gelmesi için örnek model kurumlara ihtiyaç bulunmaktadır. Tamamen uluslararasılık ilkeleriyle öğrencisi ve akademisyenlerinin yarısını yabancıların teşkil etmesini hedefleyen büyük uluslararası üniversiteler, tematik tarzda yapılanan yükseköğretim kurumları, içinde farklı üniversiteleri barındıran bilim şehirleri, bilişim vadileri gibi ülkemize özgü büyük projeler iyi bir başlangıç noktası olabilir.

Ülkemizin 2023 yılı için öngördüğü, dünyanın ilk on ekonomisi içinde yer alma hedefine ulaşmada genele yayılan iyi bir yükseköğretim sisteminin önemi çok büyük. Bu da yepyeni bir vizyon gerektirmekte. Siz ne dersiniz?

Not: Yazının orijinali 14 Nisan 2011 tarihinde Haber7′de yayımlanmıştır.  Orijinal yazıya buradan erişebilirsiniz. Yazılar orijinal adreste yayımlandıktan en az bir hafta sonra burada yer almaktadır.

Share this:
Share this page via Email Share this page via Stumble Upon Share this page via Digg this Share this page via Facebook Share this page via Twitter

Share in top social networks!

Leave a Reply

*

Muhtevasını değiştirmemek şartıyla yazılardan istifade edebilirsiniz.
© 2011 Prof. DR. B. Gültekin ÇETİNER · Subscribe:PostsComments · Designed by Theme Junkie · Powered by WordPress

Faiz Lobisi